29 Aralık 2013 Pazar

Yaşlılığı koklayabilmek

Evet bence de yaşlılar kötü kokmuyor. Kendilerine özgü kokuları var. Hatta, neredeyse bebek kokusu gibi :)



Çoğumuz yaşlı insanların kötü koktuğuna dair fikre aşinayız. Bunu ilk elden kendimiz de test etmiş olabiliriz, veya bunu söyleyen herkese de inanmış olabiliriz. Fakat araştırmalar gerçekten de yaşlıların kendine has bir kokusu olduğunu ispatlıyor. Sadistik bir şekilde bu araştırma insanların koltuk altlarına pedler yerleştirilerek yapılıyor ve daha sonra başka insanlar bu pedleri kokluyorlar. İlginç bir şekilde koklayanlar 75 üstü insanlarla diğer insanların kokularını ayırt edebiliyor. Ayrıca yaşlılar kötü kokmuyor, bu sadece yaşlanmaya duyulan korkunun bir yansıması. 
Kaynak: http://onedio.com/haber/kokusunu-alabileceginizi-bilmediginiz-10-sey-111393

24 Mart 2013 Pazar

Ömürden bir sene daha...

Tam bir senedir yazmamışım. Bir sene daha gitti ömürlerden. Şu son 365 günde, ben 2 sene, teyzem sanki 5 sene yaşlanmış gibiyiz.

Bir şeyler değişti hayatımızda. En büyük değişiklik, evi taşıdık, anneme yakın oturmaya başladık. Yerleştik (yorulduk), eşyalarımıza sahip çıktık (yaşlılar için eşya bağımlılığı had safhada), alıştık (yaşlılar için mekan değişikliği büyük olay).. Onlarca kez hastanelere/doktorlara gittik, onlarca test/tetkik yaptırdık, ilaçlar tekrar düzenlendi. Teyzem fiziksel olarak daha da küçüldü ve hastalıkları daha etkili olmaya başladı ama hala ayakta, maşallah :) İleri yaşlarda zayıf olmanın avantajını her gün yaşıyoruz.

Teyzemin ve annemin kişilik özellikleri biraz daha belirginleşti, daha keskinleşti. Örneğin alıngan olan daha alıngan, konuşkan olan daha konuşkan oldu.. Aradaki 6 yaş fark daha da belirginleşti. Özellikle teyzemde farkındalık ve zihinsel faaliyetler düşmeye başladı, unutkanlıklar arttı.

Anladım ki zaman herkes için farklı ilerliyor. Benim için geçen 1 zaman teyzem ve annem için 5 geçiyor. Sanki, bebeklik çağındaki büyüme süreci bu sefer tersine ilerliyor. Bir bedenin ve zihnin insanın gözü önünde giderek yıpranması, yıkılması ne acı bir şey.

İşte bu da yaşanmadan anlaşılamayanlardan. O kadar çok ayrıntı var ki aslında yaşayıp geçtiğimiz, hatta unutmak istediğimiz. Biliyorum ki şurada çalakalem yazdıklarımı bile, en iyi, ileri yaştaki büyükleriyle yaşayan, yakından ilgilenenler anlayabilir. Onlara da sağlık ve sabır diliyorum. :)

24 Mart 2012 Cumartesi

Molaya son, yaşlı hayata devam...

"Yaşlı hayat"a epeydir yazmadığımı farkettim, tam 1 senedir! Hayatın nasıl akıp gittiğine bir im daha... 
Eh zamanı gelmişken, 19 Mart Dünya Yaşlılar Günü ertesinde bir yazıyı paylaşmak istiyorum. 



YAŞLILIK

Her yıl yaşlılar haftası yapılır, yaşlılar yurdunda kalan yaşlılar ziyaret edilir, elleri öpülür, sırtları sıvazlanır, ondan sonra da unutulmaya terk edilir. Kimse biz de yaşlanacağız, elden ayaktan düşeceğiz, yardıma muhtaç hale geleceğiz diye düşünmez, hatta yaşlılarla dinazor, bunak diye alay edilir. Deneyimlerinden yararlanmak, ilgi ve sevgi- saygı göstermek akla gelmez. Yaşlı iş başında ise, bir an önce emekli olsa ya da ölse de yerine ben geçsem diye gözlerinin içine bakılır. “Parayla değil bu, sırayla” diye bir söz vardır. Acıklı sözler etmeyelim, gençlere yukarıdaki sözü anımsatmakla yetinip yaşlılık konusundaki söz ve deyimlerden, yazarların yaşlılık üzerine neler söylediklerine bakalım.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Zor-unlu yaşlılık

Yaşlılık gerçekten zor (olmalı)...

Duyuların çalışması sorunlu ve giderek kötüleşiyor; algı ve dikkat giderek bozuluyor, hele farkındalık giderek azalıyor. 87 yaşındaki teyzemin kulakları zor duyuyor (cihaz fayda etmiyor), ses ve konuşma sorunlu (tiroid ameliyatından dolayı), gözler de sorunlu (bir tanesinin katarakt ameliyatı var yakında), tat alma duyusu da arada sırada şaşırıyor ama dokunma duyusu yerinde maşallah :)

Teyzeme bazan (aslında çoğu zaman) bir şey anlatmak için fazladan enerji harcamak gerekiyor. Anlayamadığından değil biliyorum, algılayamadığından ya da duyamadığından. Böyle zamanlarda önce derin bir nefes alıyorum. Hem sesimi daha yüksek tonda kullanacağım için hem de söyleyeceklerimi daha anlaşılır kılacak sözcüklere kısa bir ön hazırlık için. Sonra da mümkün olduğunca yakınında ve karşısında durarak, normalden yüksek tonda konuşuyorum. Sözcükleri tek tek, vurgulayarak söylemeye çalışıyorum, konuşmam uzun sürerse, sonunda yorulduğumu hissediyorum. Tabii giderek otomatikleşmeye başlıyor bu konuşma hali ve nahoş durumlar da doğurabiliyor. Alışkanlıkla anneme de yüksek tonda konuşunca (o daha iyi duyuyor ama yine algılama sorunu var) kızıyor bana :) Tabii kendimi bağırıyormuş gibi hissediyorum, tatsız bir hal.. Yaşayan bilir, yaşlılarla konuşmak şevkat temelli özen, dikkat ve sabır gerektirir.Kendinize, dilinize, hatta beden dilinize hakim olmak zorundasınız, tıpkı karşınızda 5-10 yaşlarında çocuk varmış gibi.:)

Yaşlılık zor ve kaçınılmaz.. Hayata bağlı kalmak ta hem şaşırtıcı hem de takdir edilesi. Sen çok yaşa e mi teyzem? :)

Dişçiye giderken gördük bir "hatun kişi"

İki-üç haftadır dişçilerdeyim. Kendim için değil, annem ve teyzem için. Haftanın üç günü farklı semtlerdeki farklı dişçileri ziyaret ediyoruz, tabii ben refakatçi olarak. Annem dişlerini tedavi ettiriyor (tam 17 tane!), teyzem de yaptırıyor. Hani 'jaket', şimdilerde kaplama denilen ya da implant tarzı yeni nesil dişlerin olmadığı zamanlarda, dişler harap olunca hepsinin çekilip yerine yapılan takma dişler vardır ya. (Anneannem korkuturdu beni çocukken, dişlerini fırlattırıp :) İşte teyzemin kemik erimesi de artık yeni takma dişleri gerekli kılar olmuştu bir süredir.


Artık sondan birkaçıncı dişçi ziyaretimize gidiyoruz bugün. Yeni dişler teyzemin o küçücük ağzına nasıl girecek merak ediyorum. Yolda ilerliyoruz ama kaldırım dar olduğu için geçici olarak teyzemin önünde yürüyorum. Karşıdan bir 'hatun' geliyor elinde sigara, derin bir nefes alıp püfürdetiyor, yanında da kız arkadaşı, sohbet koyu belli.. (Kadınların yolda yürürken sigara içmelerini görüntü olarak benimsemiyorum, ben de içmezdim zaten yürürken.) Ancak o anda gözlerimi dışarı uğratan, o kişinin kadın kimliği değil, (türban cinsinden) başı örtülü olmasıydı. Bir an "nasıl yani?" dedim içimden. Hatunlar geçti gitti yanımdan, ben de gayri ihtiyari arkama dönüp teyzeme "Teyze gördün mü? hatun sigara içiyordu, hem de baş örtülü.." gibisinden birşey söyledim.
Teyzem: "Hııı?" (ilk yanıtı hep budur :)
Ben: "Hatun diyorum, sigara içiyordu sokakta rahatça ama başörtüsü vardı, şaşırdım!"
Teyzem: "Kiiimm?"
Ben: "Bak şu giden siyahlı hatun" (gözümle işaret ediyorum bu arada..)
Teyzem: "aaaaa hakime bak sen hem de sigara mı içiyor?"
Ben: :)))))))))))))))))))
Yine ben: "Hatun diyorum teyze, hakim değil. Kadın yani, hanım kişi anlamında..."
Teyzem: "hııııı.. ben de hakim zannettim, hihih..."

Siyah cübbe gibi pardesüsü vardı ya hatunun, hatun olmuştu hakim, teyzemin dimağında. Güldük geçtik tabii o an. Ama teyzemin yeni dişleri onu henüz güldüremedi. Daha o günün akşamında ayakkabı vurması gibi vurdu damağını. Bakalım durumlar neyi gösterecek?

(1 sene sonra NOT: O dişlerden alt damak olanı defalarca düzeltildi ama hala kullanılamıyor ve düzeltecek diş hekimi aranıyor!)

1 Nisan 2011 Cuma

Bugün 1 Nisan, hayrete düşüyor insan!

Dışarıda çisildeyen nisan yağmuru bana, "Japonya'daki nükleer sızıntı memleketime kadar ulaşmış mıdır, yağmurda radyoaktif serpinti var mıdır?" sorularını düşündürürken bakın teyzeme neler çağrıştırdı:
- Nisan yağmurunun bir damlası altın değerindedir. 
- Neden teyze?
- ee berekettir de ondan. Biz zamanında yağmur suyunu biriktirir saçımızı yıkardık.
- Nasıl yani?
- Memleketin suları sertti (kireçliydi demek istiyor). Kiremit çatılar vardı, kenarlarında oluklar. Yağmur yağınca oluklardan sular süzülürdü aşağıya, biz de altına kova, teneke ne varsa koyar suları orda toplardık. Sonra tülbetten geçirirdik, suyu ısıtıp saçlarımızı yıkardık, yumuşacık olurdu saçlar. (Bu arada belirtmeliyim ki 87 yaşındaki teyzemin saçları benimkinin iki katı yoğunlukta!)
- vay bee.. Şampuana ne gerek var di mi ama?
- Yok tabii. Sabun var ya.. Ama sular sert olduğu için çamaşır yıkarken sabun köpürmezdi. 
- eee? O zaman n'apardınız?
- Külle yıkanırdı. Ocak ateşinden küller alınır, elekten geçirilir, bir kazana konur, üstüne sıcak su konur. Az karıştırıp biraz beklenir, küller dibe çöker, üstteki su maşrapayla başka leğene alınır. İşte o suda beyaz sabun köpürür, çamaşır yıkanır. 
- vay bee..
- Ocak ateşi?
- İşte bildiğin odun ateşi.. Üstünde demirden üçayak olurdu. Yuvarlak üstü vardı, tencere oraya konurdu.
- vay bee.. 
- O zaman kaç yaşlarındaydın sen teyze?
- hmm bilmem, genç kızdım.
- Yıl? 1940'lar mı?
- hıı herhalde..
- vay bee..

Bugün benim şaşırma günüm galiba. ee ne de olsa 1 Nisan :))

Çamaşır yıkamak için çeşit çeşit deterjan, yumuşatıcı, kireç çözücü, leke çıkarıcı, üstüne üstlük otomatik çamaşır makinaları kullanıyorken "ayy bugün çamaşır yıkadım, çok yoruldum kardeş" diye sızlanan hanımlarımıza duyurulur. Yine binbir çeşit şampuan, bakım kremi vs. ile kocaman marifetli ocaklardan, mikrodalga fırınlardan bahsetmiyorum bile! :)